Kutsal kitaplarda anlatıldığına göre, tüm insanların atası kabul edilen Âdem’in oğullarından Kâbil’in kardeşi Hâbil’i öldürdüğü o ilk anı yalnızca bir cinayet olarak görmek yeterli değildir. Bu olay aynı zamanda insanlığın içindeki bencillik duygusunun ilk büyük tezahürü olarak da değerlendirilebilir.
Âdem’in çocukları o günden bugüne kadar medeniyetler kurmuş, bilim ve teknolojide büyük ilerlemeler kaydetmişlerdir. Büyük devletler ve imparatorluklar kurmuş, görkemli şehirler, devasa yapılar ve modern metropoller inşa etmişlerdir. Ancak bütün bu medeniyet yükselişine rağmen, insanın içinde var olan o kadim dürtü büyük ölçüde değişmemiştir. Bencillik, yalnızca bireysel yaşamda değil; toplumların ve medeniyetlerin kuruluşunda da çoğu zaman kendi çıkarını merkeze alan bir anlayışın ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Âdem’in çocukları güçlü olmayı, diğer insanların kendilerine tabi olmasını ve hatta zaman zaman onları köleleştirmeyi arzu etmişlerdir. Bu güç ve üstünlük arzusu zamanla farklı kimliklerin ve aidiyetlerin oluşmasına, ırkların ortaya çıkmasına ve insanlar arasında ayrımların derinleşmesine yol açmıştır.
Tarihsel süreç içerisinde insanlar, “benim milletim, senin milletin; benim dinim, senin dinin” şeklinde ayrımlar yapmaya başlamışlardır. Böylece insanlık, kendisini sürekli parçalayan yeni sınırlar üretmiştir.
Oysa insan doğarken ne dinini ne de milliyetini seçer. Her birey doğduğu toplumun içinde yetişir ve o toplum içerisinde bir aidiyet kazanır. Hiç kimse Arap, Norveçli ya da dünyanın başka bir coğrafyasından olmayı kendi iradesiyle belirlemez.
Buna rağmen insanlar tarih boyunca kendi kimliğini üstün görme eğilimi göstermiş ve bu üstünlük iddiasını çoğu zaman başkalarını dışlayarak, hatta yok ederek kurmaya çalışmıştır.
Örneğin Irak’ın eski lideri Saddam Hüseyin, 16 Mart 1988’de kimyasal silah kullanarak **Halepçe Katliamı**nı gerçekleştirdiğinde hayatını kaybeden o çocuklar kimdi? Onlar da aynı insanlığın bir parçası değil miydi?
Benzer şekilde 26 Şubat 1992’de gerçekleşen Hocalı Katliamı sırasında Hocalı’da hayatını kaybeden siviller kendi ırklarını ya da doğdukları yeri kendileri mi seçmişlerdi?
Bosna’da yaşanan Saraybosna Kuşatması da insanlığın aynı trajedisinin bir başka örneğidir. Saraybosna’da yıllarca süren kuşatma sırasında binlerce sivil hayatını kaybetmiştir. Günümüzde Filistin’de yaşanan trajediler de insanlığın kendi içindeki çatışmasının hâlâ devam ettiğini göstermektedir.
Bu olaylar farklı zamanlarda ve farklı coğrafyalarda yaşanmış olabilir. Ancak tüm bu trajedilerin arkasında insanın güç ve üstünlük arzusunun sınır tanımaması yatmaktadır.
İnsanlık çoğu zaman adalet, eşitlik ve kardeşlik gibi kavramları yalnızca güç dengesi kendi aleyhine döndüğünde hatırlar. Testerenin dişli tarafı bize döndüğünde bu kavramlar çok önemli hâle gelir ve onları savunuruz. Ancak testere başkasına döndüğünde bu kavramları unutmakta çoğu zaman zorlanmayız. Çünkü o an güçlü olduğumuza ve herkesten üstün olmamız gerektiğine inanırız.
Oysa dünya çok geniş bir coğrafyadır. Bu gezegen üzerinde tüm insanlara yetecek kadar yer, kaynak ve imkân vardır. Buna rağmen çoğu insan şu düşünceyle hareket eder:
“En iyisini biz hak ediyoruz. En üstün ırk bizim ırkımız, en kutsal din bizim dinimiz.”
İşte insanlığın en büyük trajedisi de tam burada başlar.
Bugün dünyada yaşanan savaşların ve ölümlerin sorumluluğunu yalnızca devletlere ya da liderlere yüklemek kolaydır. Ancak gerçek bundan daha derindir. Çünkü bu trajedilerin kökünde insanlığın ortak zaafı olan bencillik ve üstünlük iddiası yatmaktadır.
Eğer insanlık bu alışkanlığını terk edemezse, Kâbil ile Hâbil’in hikâyesi yalnızca kutsal metinlerde kalan bir anlatı olmayacaktır. O hikâye, farklı coğrafyalarda, farklı isimlerle ve farklı bayraklar altında tekrar tekrar yaşanmaya devam edecektir.
Belki de insanlık için asıl soruşudur:
Gerçekten en haklı olan bir din ya da en üstün olan bir ırk mı vardır, yoksa insanlığın en büyük değeri adalet ve merhamet midir?
Bu soruya samimi bir cevap veremediğimiz sürece insanlık ne yazık ki kendi dünyasını yok etmeye devam edecektir. Çünkü tarih bize şu gerçeği tekrar tekrar hatırlatmaktadır:
İnsan, başkasını yok ederek aslında kendi geleceğini de yok eder.





