İklim Osmanlı tarih yazıcılığı genellikle savaş, siyaset ve uluslararası diplomatik ilişkiler gibi devletlerin savunma stratejisine ve askerî hamlelerine odaklanır. Bu nedenle Osmanlı Devleti’nin yükselme, gerileme, dağılma olarak dönemlere ayrılmasında askerî başarıların ve başarısızlıkların etkisi büyüktür. Lakin Osmanlı Devleti’nde tarihi olaylara yön veren her zaman merkezi idarenin savaş stratejisi değildir. Bazen padişahların ve kumandanların ön göremediği ve devletin iç işlerini derinden etkileyen doğal faktörler devreye girebilir. Örneğin 16. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı coğrafyası Küçük Buzul Çağı olarak adlandırılan dönemle insanoğlunun doğa karşısındaki en büyük ve en sessiz sınavlarından birine sahne oldu. Aslında Küçük Buzul Çağı 14. yüzyılda başlamıştı. Ancak Osmanlı toprakları üzerindeki yıkıcı etkisini göstermesi 1590 ile 1700 yılları arasında oldu. Küçük Buzul Çağı Osmanlı toplumu için bilhassa da tarımla uğraşan Osmanlı köylüsü için sadece havaların soğuması demek değildi. Çünkü Osmanlı Devleti’nin askerî sistemi tarımsal faaliyetler üzerine kuruluydu. Askerîn iaşesinin yerinde ve zamanında ulaştırılmasıyla Osmanlı idaresi yüzyıllardır tıkır tıkır işleyen toplumsal, ekonomik ve askerî bir düzen inşa etmişti. Lakin Küçük Buzul Çağı’nın etkisiyle yaşanan buğday ve ekmek sıkıntısı, buna bağlı olarak meydana gelen fiyat artışları, toprakların verimsizleşmesi nedeniyle insanların yeni yerler bulma isteğiyle göç etmeleri gibi menfi durumlar 1621 yılının kış ayında daha da belirgin olarak hissedilmeye başladı. Öyle ki İbrahim Peçevi, Katip Çelebi, Evliya Çelebi gibi dönemin vakanüvisleri eserlerinde Küçük Buzul Çağı’nın Osmanlı Devleti’ne etkilerine değinmişlerdi. Dönemin ünlü şairi Seyyid Haşimi ise bu vak’ayı şu dizelerle ifade eder;
“Stambul Üsküdar arası dondu, kış katı olduGeçer her çanibe adem yürür, havf etmeyip buzda
Denizle yer bir oldu, var ona ibret gözüyle bak
Silip gaflet gubarın dahi, ger kim var ise gözünde
Yürü süz ü güdaz ile, tazarru eyle Mevla’ya
Umarız kim bürüdet def olup, tesir ede sözde
Dedim ey Haşimi tarihin, anın lafz u manide
Yol oldu Üsküdar’a Akdeniz dondu bin otuzda”.
Dönemin tarihçilerinin ve şairinin aktardığı bu manzara halk nezdinde sadece bir doğa olayı değil, kıyamet alameti olarak yorumlandı. Zira Boğaz’ın donması, İstanbul’un can damarı olan deniz ticaretinin ve iaşe zincirinin kopması anlamına geliyordu. Osmanlı ekonomisinin temeli olan Tımar Sistemi ancak güneş ve yağmurla nizami bir şekilde işleyebilirdi. Ancak Küçük Buzul Çağı, mevsimlerin dengesini bozdu. Baharlar gelmek bilmedi, yazlar kısa ve kurak geçti. Ekinler daha filizlenmeden don vurdu, hayvanlar meralarda açlıktan ve soğuktan öldü. Bu ekolojik çöküş beraberinde sosyolojik bir patlamayı getirdi. Vergisini ödeyemeyen, toprağına ekecek tohum bulamayan ve açlıkla yüzleşen Osmanlı çiftçisi tarlasını terk ederek dağlara çıktı ya da kalabalık şehirlere göç etti. Osmanlı tarihinde 17. yüzyılda gerçekleşen ve Büyük Kaçgun olarak zikredilen bu iç göç dalgası doğanın insan faaliyetleri üzerinde ne derece etkili olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Tarımsal üretimi bırakıp toprağından kopan nüfus silahlanarak Celali İsyanlarının insan kaynağını oluşturdu. Bugün tarih kitaplarında sadece asayiş sorunu olarak okuduğumuz pek çok ayaklanmanın kökeninde buz kesmiş tarlalar ve dolayısıyla üretim yapamayan köylüler vardı. Devlet isyancıları bastırmak için ordu gönderdiğinde ise bu kez askerler dondurucu soğuk ve gıda eksikliğiyle karşılaşıyor kriz bir sarmal gibi büyüyordu. Yani iklim değişimi Osmanlı yönetimini zor bir durumda bırakmıştı. Genç Osman’ın yenilikçi hayallerinin trajik bir sonla bitmesinde onun dönemine rastlayan o korkunç 1621 kışının yarattığı ekonomik buhranın payı büyüktür. Halk ve yeniçeriler yaşanan kıtlığı ve hayat pahalılığından padişahı sorumlu tutuyordu. Hâlbuki sorun ne padişahın kararları ne de ordunun disipliniyle ilgiliydi. Asıl mesele değişen küresel iklimın yarattığı kaynak kıtlığıydı. Osmanlı yönetimi bu krizi yönetmek için iaşe politikasını en sert şekilde uyguladı. Şehirlere gıda akışını sağlamak için narh sistemini yani sabit fiyat uygulamasını getirildi, ambarlar mühürlendi, stokçuluğun önüne geçildi. Lakin doğanın dengesi bir kez bozulunca insan eliyle kurulan yeni idari mekanizmaların etkisi pek kalıcı olmuyordu. Dönemin teknolojik şartları da göz önünde bulundurulduğunda Osmanlı köylüsüunun üretim kapasitesinin azalması ve buna bağlı olarak gelişen olaylar ile Küçük Buzul Çağının etkisiyle meydana gelen iklim krizi arasında bağ kurulması pek mümkün değildi. Küçük Buzul Çağı Osmanlı Devleti’nin duraklama olarak adlandırılan dönemine denk gelir. Ancak duraklamanın nedeninin sadece devletin askerî ve idari yapılarındaki bozulmalar ve merkezi otoritenin zayıflaması ile açıklanamaz. Çünkü Küçük Buzul Çağı, askerî yapısını ve ekonomisini tarımsal faaliyetlere dayandıran Osmanlı Devleti’nin her kademesinde domino taşı etkisi yaratmıştı. Buna bağlı olarak Osmanlı idaresi ekolojik adaptasyon sürecinde iklimin dayattığı yeni gerçekliğe uyum sağlamak için vergi sistemini değiştirdi, ordu yapısını modernize etmeye çalıştı ve toplumsal sözleşmesini yeniden ele aldı. Bugün bizler de 17. yüzyıldakine benzer bir felaketle karşı karşıyayız. Ancak bu sefer mesele buz değil küresel ısınma. 17. yüzyılın o dondurucu kışlarından bugünün kavurucu sıcaklarına ve kuraklığına bakıldığında tarihin tekerrür ettiğini açıkça görebiliriz. Bu nedenle doğanın ritmine uyum sağlanması ve ekolojik risklerin küresel boyutta ele alınması elzemdir. Her ne kadar kötü sonuçlarla yüzleştirse de Küçük Buzul Çağı tarihe ve insanlığa asıl yön verenin su ve toprak olduğunu gösterdi. Suyun ve toprağın tabiatını bilmek ve tarihini anlamak devletlerin mevcudiyetini ve geleceğini etkileyen önemli bir faktördür. Özcesi Osmanlı Devleti’nin kıyamet alameti olarak nitelenen Küçük Buzul Çağı’nın olumsuz etkileri ile mücadele etmesi ve buna uygun olarak kurumlarını yeniden yapılandırması bir devletin hayatta kalma öyküsü olarak okunabilir. 17. yüzyılda Boğaziçi’nin donmuş suları üzerinde yürüyen insanların endişesi ile bugün buzulların erimesini, göllerin kurumasını ve barajların sularının azalmasını izleyen bizlerin endişesi aynıdır. Sonuç olarak buz da kuraklık da insanoğlunun üretim faaliyetlerini doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle tarih iyi okunmalı, doğanın insanoğluna verdiği dersler iyi anlaşılmalıdır. Osmanlı yönetimi o soğuk yüzyıllarda kurumları ile birlikte sarsılsa da köklerine sıkı sıkı tutunarak yürüttüğü değişim ve dönüşüm sayesinde bir süre daha devletin mevcudiyetini korumayı başarmıştı. 21. yüzyılın modern olarak nitelen köyden ve topraktan izole bir şekilde şehir şartlarında hayatını idame ettiren insanların sıcak iklim krizden buzul çağındakine benzer bir dirençle çıkıp çıkamayacağı ise meçhuldür. Bunu doğa ile kuracağımız iletişim belirleyecektir.




