Eğer doğruysa Anadolu Ajansı verilerine göre ülkemizde televizyon kanalı sayısı 500’den fazla (Ocak 2024) gazete sayısı ise 750 civarı olduğu belirtilmektedir (Temmuz 2025). Sanal medya (son zamanlarda akademi bu kavramı sıkça kullandığı için akademinin saygınlığına uyarak sosyal medya yerine sanal medya kavramını tercih ettik) hiç şüphesiz yeni bin yılın en büyük gücü olduğunu gösterdi. Bu saha, saniyede trilyonları aşan astronomik rakamlarda bilginin dolaşması; savaşlardan tutun ev içindeki en iğrenç namahrem ahvali bize taşıyan global bir mecra olarak karşımıza çıkıyor. Öte yandan dünya çapında bütün bir korelasyona müdahil bir ağ olan bu mecranın bir yönü de insanlığa sağladığı tutarlı veya tutarsız bilgidir. Hatta en mühim tarafıdır da diyebiliriz. Kriptodan altına oradan silah şirketi borsalarına anlık açıklama ve bilgilendirmelerle saniyelik büyük dalgalanmalara müdahil olan bir işlevden bahsediyoruz. Bu yazıları yazdığımız şu saatlerde ABD başkanı Donald Trump’ın, 2 gün önce İran’ın altyapısını tehdidi ile başlayan kriz konuşmasının ardından borsada muazzam bir çöküşe sebep oldu. Fakat hemen ardından İran’ın diyaloğa hazır olduğunu belirtmesi ve tehdidi ertelemesi tekrardan piyasaya canlılık kattı. İşin ilginç yanı Bloomberg ve diğer kanalların Trump’ın bu olumlu davranışını İran aynı saatte asılsız iddia olarak manşetlere taşıdı.
Yukarıda sanal medya aracılığıyla verilen manşet ve bilgilerin nasıl da milyarlarca insanın cebine ve psikolojisine etki ettiği açıkça görülüyor. Bunu biraz daha açarsak ister nesnel ister öznel yönlü haber olsun; kitle durumuna göre şekli artısı ve eksisi ile doğru veya yanlış kaynak olarak o toplumun muhattabı olarak arşive geçer. Elbette bunun pratikleri tartışılabilir. Bilgimiz sınırları çerçevesinde, belli bir konuda birine doğrudan bahsedebilir ve bütün hesaplamalarımızda bunu temel alırız. O koşullarda ikinci bir doğru olmadığı gibi, “yanlış” diye başka bir düşünce ölçütü de yoktur. Eğer böyle olmasaydı, belli bir anda biri doğru diğeri yanlış iki ayrı ölçütten bahsetmemiz gerekirdi. Ve böyle bir durumda “belli ölçülere uyanlar doğru, aksine uyanlar yanlış” demek zorunda kalırdık. Aynı zamanda birinin yanlış, diğerinin doğru olduğu absürt iki tane farklı dünyadan bahsetmek gerekirdi. Bu sebeple neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar verirken ya sürekli her şeyi bildiği varsayılan birine danışılacak (konsültasyon), ya zar atılacaktı ya da nihayetinde olgulara ve deneyimlere bel bağlanacaktı (Mehmet Polat, 2019).
Tarım toplumunda basın ve medya, duygulara hitap edip sorgulanmayan nakilci anlayışa sahipken, hatta var olanı aksi yönde gösterirken; modern dönem için bu çok zor bir deneyimdi. Fakat modern dönemin sosyal ve kültürel miras üretememe gerçeği karşısında gerçeklikten uzak toplumlar yaratması tarım toplumu aldatmasından daha feci bir durum olarak görülüyor. Dolayısıyla modern toplumdaki bilinçli birey aniden arayış hengâmesine girip olayları daha da karmaşık hale getirebiliyor. Çünkü olayın bozulma aşaması bir günde gelmediğine göre bir günde de alarmı çözülecek bir iş değildi. Hüseyin Köse bu durumun vehâmetini şu şekilde açıklart:
Modernlik, her zaman, değişmez bir biçimde, normların ve toplumsal ödevlerin ötesinde, sermaye ya da medyalar tarafından kullanılan bir hazcılığa dönüştürülebilme potansiyelini de içinde barındırdığından, bu yöndeki güçlü evrensel çağrılar, karşısında her zaman giderek daha fazla kendisiyle ilişkisiyle tanımlanır olan modern bireyi bulmuştur. Geçen yüzyılın büyük bir kısmında toplumsalı “düzen”, “sistemler” ve paylaşılan norm ve değerler gibi kavramsal aygıtlarla tanımlamaktan oldukça memnunduk. Öyle ki sosyologlar, düzenli olarak norma uygun davranış ve aykırı davranıştan söz edip durdular. Şimdiyse, anılan modelimizin yaşamın kendisi tarafından desteklenmediğine tanık oluyoruz. Toplum, düz bir temele dayanmıyor; kıvrımları ve bir taraftan diğerine hareket eden yeraltı fayları var. Kısacası, hep söylenegeldiği şekliyle açık bir uyum veya mutabakat yok, onun yerine alabildiğine rekabet, farklılık ve ayrılık var. Tamda bu noktada, bir kimlik inşa etmek, kim olduğumuzu bilmek için kim olmadığımızı bilmeye ihtiyaç duyuyoruz. Neyse ki imdadımıza “Düzenli Başıboşluk” (turizm, karnaval, gösteriler, sayfiye yerleri, konulu parklar, AVM’ler vb.) yetişiyor. Dahası turistik bakışlarımızı ve keşfetme arzumuzu kışkırtan, çeken bölgelerin kapsamı genişledikçe, kendimizi, tarihsel geçmiş duygusunun yerini giderek mitlere bıraktığı bir “Miras Ülkesi”nde buluyoruz. Kendi yaşadığımız yer de dâhil olmak üzere pek çok miras ülkesi var, gezegenimiz bir miras ülkesi ve yaşamımız boyunca bu mirasa ulaşmaya çalışıyoruz. Burada “miras ülkesi” sanıldığı gibi bir amaç değil, araçtır. Asıl amaç, elimize tutuşturulan “miras ülkesine” ulaşmak için yaptıklarımız, etkinliklerimizdir. “Miras Ülkesi” eğretilemesi modernliğin cennetidir. Bu cenneti kovalayan modern müminler yaklaştıkça uzaklaştıkları yeryüzü cennetine değil, ona ulaşmak için yapıp ettiklerine, yapmadıklarına ve etkinliklerine odaklanmışlardır (Köse, 2012, s.167-168).
Tarih boyunca toplum, dini metinlerin insanlığın sosyal ahlak durumunu düzeltmek için kritik normlar meydana getirdiğine şahit oldu. Kur’an’da basın ahlakı şu ayetle çok iyi izah ediliyor: “Ey iman edenler! Bilmeden birilerine zarar verip de sonra yaptığınıza pişman olmamanız için, yoldan çıkmışın biri size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın” (Hucurât/6). Surenin az ilerisindeki ayette ise toplumlar hakkındaki ön yargı ve zanlardan uzak durmayı (Hucurât/12) emrediyor. Modern dönemde bu manipüle harbine karşı koymak kitleler için mümkün değilse de aydın ve bilinç akımı için mümkündür.
Bu sebeple bir kez daha akademik metot ve işleyişin insanlığın vazgeçilmez bir unsur olduğu ortaya çıkacaktır. Çünkü akademi, nesnel aygıtları ve verileri taraflılık bir yana; onu sahasının dışına çıkartacak olguya bile karşıdır. Aslında en isabetli kararında bu olduğu görülüyor. Milyarlarca yalan yanlış haberin içinde akademi bilgi toplum için büyük bir şanstır.
Bilim dalları arasında buna en çok muhatap olan hiç şüphesiz tarihçilerdir. Dünü bize getirenler tarihçilerdir. Günümüzde tarihçilere, gazete ve ekranların ‘’arşiv-malzeme’’ konusunda ortak gibi görünse de en nihayetinde tarafsız ve ilkeli duruşta tarihçilere ulaşamazlar. Çünkü modern medyanın özünde takım tutma ve ideolojinin varlığı görülüyor. Oysa tarihçi tarafsız olmak zorundaydı. Onun ideal oluşum ve doğumu bu şekilde başladı.
Tarihçi, elindeki malzemeyi veya arşivi tasvir ederken birçok etken, nesnel olmasının önünde engel oluşturur. Her şeyden önce ona ulaşan malzemenin tarihi olguyu ne kadar yansıttığı meçhuldür. Bu sebeple onun nesnel olmasını engelleyen sebeplerin başında olgular hakkındaki belgelerin tarihçiye iletilmesinden kaynaklanan sorunlar gelir. Tarihçi ile olgu arasında geçen zaman diliminde belgelerin gerçeği yansıtacak şekilde muhafaza edilip korunması her zaman mümkün olmayabilir. Tarihçinin tarafsızlık mücadelesi, kendisine ulaşan belgelerle sınırlıdır. Dolayısıyla eldeki belgeler, tarihçinin alanını bir bakıma sınırlar. Diğer taraftan tarihçi, incelediği dönemin bütün olguları hakkında bilgi sahibi olması da mümkün değildir (Demircan, 2007, s.72).
Tarihte, tarihçinin görevi merkez-bağlam çerçevesinde şekillendi. Elbette bunun başında siyasi olayların baskınlığı geliyordu. Tarihi yalnızca hükümdarların idarelerine ve devletin teşkilâtlarına, bunların siyasi ve askeri alanlardaki ilişkileriyle sınırlama yoluna gittiler. Merkeze ait bağlam nesnelliğini elbette yitiriyordu. Böyle bir anlayış onları, olayları ve rivayetlerini olduğu gibi anlatma yoluna itti; sonuçta nakilci ve taklitçi tarihçiler türedi.
Şüphesiz, hükümdarların, kahramanların ve yetenekli kişilerin halk üzerinde büyük nüfuzu vardır. Ancak bütüne bakınca toplumsal olanı birkaç kişinin emir ve isteğine boyun eğen, her türlü iradeden, fikir ve hürriyetten mahrum, kör bir kitle addetmek de doğru değildir. Öyleyse, milletlerin düşünce, uygarlık ve kalkınma tarihini yöneticilerle halkın el ele ve gönül gönüle bağlanarak yekvücut olup gerçekleştirdikleri bir olay olarak görmek icap eder. İnsanlar tarih bilincine sahip olunca ya da tarihteki olaylar yeniden yaşanılınca tarih yaşanılmış olur; tarih de geçmişte yaşanılan olayların bir toplumun varlığında bıraktığı izler olma özelliğini kazanır. Tarihi vesikalara dayanarak inceleme ve araştırma yapıp geçmişi yeniden gündeme getiren tarihçi insanlığa tarihini yeniden yaşatır (Hizmetli, 1991, s.3). Bundan sonra toplum en azından akademi, tarihçinin tarafsızlık görevinin bilincine ortak olur.
Günümüz haberciliği ve tarafız tarihçiliği hakkındaki meseleye yalın bir şekilde Guluzade’nin bu fikirlerini zeyl olarak düşmek gerekir: “Modern dönemde de tarih bir nevi siyasal savaş meydanı olarak görülebilir. Çünkü kendi iktidarını korumaya çalışan da, ona karşı çıkan muhalafet de kendisi için kaynak bulabilmektedir. Halkın çoğunun okur-yazar olması aslında iki tarafında şanslarını eşitlemekte olsa da, iktidar okul ve üniversitelerdeki kitaplarla, televizyon veya radyo aracılığıyla kendini daha iyi tanıtabilmektedir. Muhalefet de medyadan iyi bir şekilde yaralanmaktadır” (Guluzade, 2021, s.94).
Görülüyor ki bugün pek umursanmayan bu mesele gizliden gizliye siyasi hegamonyanın meselesi olmuştur. Devamında “genelde tarih araştırmacısı belgeleri toplar, okur ve onların sahte olup olmadığını belirlemeye çalışır. Daha sonra onları işlemeye çalışır. Metinler veya arkeolojik belgeleri sorguya çekmeden onlardan bilgi almak imkânsızdır. Zaten sorgulama onları konuşturmaktadır. Sorgulama kendisiyle beraber eleştiriyi de getirmektedir. İleri sürülen bir tezin eleştirilmeden, onun çürük noktalarını bulmadan ve sorgulamadan kabul edilmesi çok kolaydır. Zaten çoğu bilimci bunu yapmaktadır ve kendi tezine karşı eleştirel bir tutuma sahip olmamaktadır. Bu da daima bulmak istenen şeylerin bulunmasını sağlayacaktır. Oysa bir tez veya teorinin yaşaması ve güçlü olması için hayat mücadelesi-sorgulanma ve eleştiri gibi, vermesi gerekmektedir. Kolay bir şekilde görülen bu durumun sık yaşandığı alanlar sosyal bilimlerdedir” ifadelerini kullanır (Guluzade, 2021, s.99).
En nihayetinde sosyal bilimler özelde tarihçilik kendini ne kadar tarafsızlık/nesnel olarak damgalandırsa da bugün bu baya tahriş olmuş duruma benziyor. Annales ve Frankfurt ekolü veya bir takım sosyal devrimler bunu başarmışa benziyor olsa da günümüz sanal ağa karşı mücadelenin neticesi siz okurlara malumdur.
Kaynakça
- Demircan, A. (2007). Milel ve Nihal.
- Guluzade, P. (2021). Tarih Yazıcılığında Bir Sorun Olarak Taraflılık.
- Hizmetli, S. (1991). İslam Tarihi.
- Köse, H. (2012). Flanör Düşünceler.
- Polat, M. (2019). Kent Enstitüleri.org.






